"HEPİMİZ ERMENİYİZ" DİYENLERE
Steve Jobs ve onun belki bilinmeyen bir yönü
"Ben de Ermeniyim" diye övünen Türkiyelilere bir ders

Bundan yaklaşık beş yıl önceydi. Akdeniz'den başlayıp İstanbul’da bitecek bir tur programı için arandım. VIP bir yolcuya rehberlik edecektim. Lüks bir yatla ülkemize gelen bu yolcuyu tanımıyordum, hakkında en ufak bir bilgim yoktu ve ayrıca ismi de bana söylenmemişti zaten. Hemen bütün VIP turlarında yolcu ismini genelde sonradan öğrenirsiniz. Bu ilk başta sizi çok ilgilendirmez, daha çok güvenlikle ilgili bir sorundur.
Yolcumun adının Steve Jobs ve Apple’in CEO’su olduğunu tura başladıktan sonra öğrendim. Lüks tekne ile Akdeniz kıyılarından başlayan deniz yolculuğumuz İstanbul’da son bulacak ama kıyı boyunca yakın yerlerdeki önemli ören yerlerini ziyaret etmek için uygun marinalardan veya limanlardan patronla ailesini alıp gezdirecektik. Bu tip gezilerde her yerde isim telaffuz edilmez. Bunun yerine ya "patron" ya da "mister" denilir. Bu kişiler dikkat çekmemek için ayrıca çok sade giyinirler. Steve Jobs da aynı böyle sade giyimli ve sıradan görünümlüydü.
Her şey güzel gidiyordu. Zaman zaman stres yükselse de ve akşamları kendimi yatağa zor atsam da, gezdirdiğim kişinin Steve Jobs olduğunu ve benim için ileride iyi bir referans olacağını düşündükçe bunları çarçabuk unutuyordum. Patron genelde az konuşan, dikkatli dinleyen ve bolca düşünen biriydi. Daha çok eşi konuşur, söyler ve sorardı. Patron çok nadir sorularında bazen birkaç konuyu bazen de bir günü özetlerdi. Kısık ve derinden gelen bir ses tonuyla, öğrenenden çok öğreten havasındaydı. Eşi ise daha alımlı, daha konuşkan ve daha bizden biri gibiydi. Genelde istekleri ve eleştirileri yani neyi beğenip neyi beğenmediklerini eşinden anlıyordum.
Böylesi turlarda rutin rehberlik pek yapılamadığından ve genel prosedür uygulanamadığından, acente, rehber, şoför ve teknenin başta kaptanı olmak üzere mürettebatı, tam bir gerilim ve panik içindeydik. Her şey yolunda gitsin diye herkes program üzerine titriyor, her şeye rağmen bir şeyler ara sıra ters gidiyor ve bu durumda da koşuşturma iki katına çıkıyordu. Sabah hareket saatinden en az 1 saat önce ben, şoförse en az 1,5 saat önce oradaydık. Her şey defalarca kontrol ediliyordu. Her attığımız adım ve kat ettiğimiz kilometre için acenteye bilgi veriliyor, operasyon sorumlusu haberdar ediliyordu vs. Ayrıca patronun bekleme yapmaması, sıkılmaması ve de şikayet etmemesi için ne gerekiyorsa yapılıyordu. Bu yüzden akşamüstü olunca dizlerimde derman kalmıyor, ayaklarıma basamıyordum. Tur programının uzun olması buna ayrı bir stres ve yorgunluk katıyordu haliyle.
Steve Jobs ile turumuz dediğim gibi İstanbul’da son bulacaktı. Tekne Truva’dan sonra bir tam gün daha Marmara’da seyrederek İstanbul, Ataköy Marina’ya demirledi. Burada malum Ayasofya ve Topkapı başta olmak üzere Dolmabahçe Sarayı, Sultanahmet Camii ile Kapalıçarşı gibi mekanlar gezilecekti. Turun son günleri olduğundan, aramızda ilk günlere nazaran daha sıcak ve samimi diyaloglar gelişmeye başlamıştı.
Ataköy Marina’da ilk günkü buluşmamızda patron yani Steve Jobs’la kısa sure de olsa karşılıklı sohbet etme, tur dışında genel konulardan konuşma fırsatı buldum. Bir ara havalanması için açık bırakılan bir pencereden içeri gözüm takıldı. Stev Jobs bana çok yakında piyasaya sürecekleri Apple dizüstü bilgisayarları gösterdi. Sanırım iki tanesi kutusundaydı. Turdan ve benden çok memnun olduklarını ve bu yüzden de bunların bir tanesini turun sonunda bana hediye edeceklerini söyledi. Çok sevinmiştim. Patronla yaptığım o sıcak sohbeti ve yüzündeki tatlı tebessümü unutamam.
Ayasofya Jobs'un en çok görmek istediği ve merak ettiği yerdi. Tura başladık. Daha meydana henüz gelmiştik ki Ayasofya’nın minarelerini gördü ve merakla sordu. Karşılığında ben de, önceleri kilise iken fetihten sonra camiye çevrildiğini, bu işlem için de güneydoğudaki köşesine tuğladan bir minare eklendiğini anlattım. Bunun üzerine bana peş peşe sorular gelmeye başladı: "Bu kadar Hıristiyan’a ne oldu?", "Siz Müslümanlar milyonlarca gayrı Müslim'e ne yaptınız?" vs. Daha ağzımı açmadan "1,5 milyon Ermeni’yi soykırıma uğrattınız. Bunu bize anlat. Nasıl oldu?" sorusu soruldu ve bu, bardağı taşıran son damla oldu.
Aslında konumuzun bu olmadığını ama ısrarlı sorular karşısında normal anlatımıma ara vermek zorunda kalacağımı söyledim. Dolayısıyla Ermeni Sorunu’na girmek durumunda kaldım. Soykırımı kesin bir dille reddettim ve bunu özellikle o dönemde Osmanlı Türkiye’sinde görev yapmış üst düzey yabancılardan Amiral Bristol, General Mayewski ve General Harbord’un raporlarını anlatarak destekledim. Harbord-Mustafa Kemal görüşmesinde konuşulanları, yine aynı generalin ülkesine döndüğünde (sözde) Ermeni soykırım tasarısının görüşüldüğü senatoya Osmanlı ülkesi hakkında hazırlanmış bir rapor sunduğunu ve gerçeklerin burada çok açık yazıldığını söyledim. Osmanlı tebası olmalarına rağmen Osmanlı-Rus Savaşı'nda ve Birinci Dünya Savaşı'nda Anadolu Ermenilerinin Osmanlı'ya ihanet edip sırtından vurduklarını, Türk köylerinde sayısız katliam yaptıklarını da ifade ettim. Ayrıca kendisine "soykırım yoktur, karşılıklı mukatele vardır" gerçeğini destekleyen daha birçok belgenin arşiv numaralarını verebileceğimi, konuyu ülkelerine döndüklerinde kendi görevlilerinin raporlarını inceleyerek daha da ayrıntılı bilgi alabileceklerini söyledim. Diaspora'nın olayları ve gerçekleri çarpıttığını, dostluk yerine düşmanlığı beslediğini belirttim. Konumuzun bu olmadığını, tatsız değil, güzel konulardan bahsetmemizin daha yerinde olacağını söyledim. Kültürel anlamda bilgilendirici şeyleri konuşmamızın, turun konsepti gereği daha doğru ve yerinde olacağını bir kez daha hatırlattım.
Bu konuşma sayesinde, kendilerinin Ermeni Diasporası'ndan olduklarını anladım. Adı ve soyadı bana hep Yahudi olabileceği izlenimi vermişti ama daha sonra atalarının Türkiye’den Suriye’ye tehcir ettirilmiş Ermenilerden olduğu ve dolayısıyla da Amerika’daki Ermeni Diasporası'ndan olup sözde soykırım savunucusu olduklarını fark ettim. Eşi de aynı şekilde, hatta daha fevri olarak açıklamalarıma karşı çıkmış, beni dinlemek bile istememişti. Yani ben farkında olmadan tam 10 gündür Türk düşmanı Amerikalı Ermeni bir aileyi, hem de Diaspora'nın etkin üyelerini ağırlıyordum.
Anlattıklarımdan ve görüşlerini çürüten karşıt sözlerimden hiç hoşlanmamışlardı. Kendisinin ve eşinin yüz ifadelerini size anlatamam. O sevimli yüz ifadelerinin yerini şimdi tam tersi kötü bakışlar almıştı. Turu yarıda kesip tekneye dönmek istediler. Beni soykırım yaptığımızı reddetmekle, milliyetçilikle ve şövenlikle suçladılar. Acenteyi arayıp bilgilendirdim. Onlar da doğal olarak bu tatsız gelişmeden tedirgin oldular.
Steve Jobs ve eşi, bizi Ataköy Marina’da teknenin yanında karşılayan acentenin sahibine bugünkü turdan hiç memnun olmadıklarını belirttiler. Planlanandan önce İstanbul’dan ayrılmak istediler ve özel uçakları daha erken, bir gün önce çağrıldı. Transferi ben yaptım. Benimle tek bir kelime konuşmasalar bile onları uçağa kadar uğurladım. Ellerini sıkmak için elimi uzattım ama elim havada kaldı ve benle vedalaşmadan ayrıldılar. Ne bir zarf, ne de söz verildiği gibi Apple dizüstü! Önemli değil. Zaten bu saatten sonra beklemiyordum ama uzattığım elin havada kalması ve böylesi çok üst düzey bir pozisyondaki adamın kabalığı, takındığı itici tavır çok hayret vericiydi.
Her şeyi anladım da, Steve Jobs gibi deha seviyesinde çok akıllı bir adam, bir Türk rehberden sorduğu soykırım sorusuna nasıl bir cevap umuyordu, onu anlamadım. Alacağı cevabı düşünmemiş miydi, tahmin etmemiş miydi ki bu kadar tepki göstermişti, onu çözemedim. Kendilerine 10 gün boyunca hizmet ettim. Bunun sonucunda dostça uzanan elim havada kaldı. Sözlerini de tutmadılar. Zenginliklerinin gerektirdiği cömertliği hiç göstermediler.
Ben her şeye rağmen kendisini tanıyan kime rastladıysam rahatsızlığından duyduğum üzüntümü bildirmeye ve selamlarımı göndermeye devam ettim. Sonuçta Steve Jobs ve ailesi benim misafirimdi ve ben de bunun bilincinde biri olarak son güne kadar kendilerine hizmette kusur etmedim. Biz Türkler misafirperverliğimizle, sıcak dostluklarımızla dünyada tanınan bir milletiz. Kin taşımayız, aksine sevgi dolu bir kalp taşırız. Ben de bunu yaptım, her Türk rehberin yapacağı gibi.
Asil S. Tuncer
Profesyonel Turist Rehberi
7 Aralık 2011, Çarşamba